KENDİME YENİ BİR BEN LAZIM: KELEKSİYONERLER//
11. Uluslararası İstanbul Bienali hakkında bir yazı için kendime bir dosya hazırladıydım. Bu dosyada, katılacak olan sanatçıların işleri hakkında kimi makaleler vardı. Çünkü henüz katalog çıkmadı. Bu seferki İstanbul Bienali'nin kendine dert edindiği şeyin neoliberal sıkışmışlığa sorduğu sorunun aciliyeti, The Collectors'da ağarlanabilecek somutlukta Venedik'te duruyor. Üzerine Aydan Murtezaoğlu&Bülent Şangar'ın Antrepo'daki performansını merak ediyorum. Ara ara önümden koleksiyonerler ile ilgili kitaplar geçiyor. Koleksiyonerlerin nasıl insanlar olduklarından, koleksiyonlarının kapsamı, seçicilik kriterlerinin ne olduklarının üzerinden geçen kimi bilgileri içeren bu kitaplar, kimde ne var sorusundan çok, tüm bunların nasıl seçildiği üzerine. Koleksiyonuna aldığın işleri evine asarken bir sorun yaşanıyor mu konusundaki merakım da hemen giderildi. Evlerin küratasyonunu yaptırdığında, o eve bir de depo döşediğinde fazlalaşan işleri koyacak yerin oluyor, o olmazsa küratörler o işleri müzelere sokmanın yollarını arıyor oluyorlar. Koleksiyoner olmanın sanata bakan bir kısmı kesinlikle var. Kişinin kendi beğenisi ve sanat tarihsel sıkıntısındansa, bir danışmanlık yardımı ile koleksiyon yapılabileceğinden söz etmek mümkün. Sanata böylesi bir piyasa gözüyle bakan koleksiyonerlerin ellerinde tuhaf bir kumara dönüşen koleksiyonculuk, seçilen işin sanatçısının marka değerinin de ölçümüne bakmak durumunda kalıyor. Sanatçı olmak bugün, biraz da koleksiyonerinin başının üzerine buyur etmek anlamına gelebiliyor. İstanbul Bienali, tüm bu soruların etrafında şekillenen ekonomik, siyasal ve kültürel gündemlerin iç içe geçtiği, moderniteye uyduğu, bir tür melez sorunsallar haline geldiği yer. Bu bıçak Bertolt Brecht'in "Üç Kuruşluk Opera"sının kemiğine dayandı. İlk başta altından nasıl kalkılacak diye düşündüğüm bu ka